İkinci Bir Dil Edinirken Kimliğimizi Kaybetmek
Dijitalleşen dünyamızda, gündelik hayat telaşesininin yanında içerisinde kaybolduğumuz sosyal medya algoritmaları bizi farkında olmadığımız hibrit bir dil evrenine götürüyor. Sosyal Medya Jargonu olarak taşıdığı sosyokültürel mana yüzeysel bir düzlem üzerine çekilse de maalesef ki bu artık popüler kültür trendinin ötesinde bir kavram olarak önümüze çıkmaktadır. Uygulamalı dilbilim perspektifinden bakıldığında, dijital çağda İkinci Dil Edinimi (SLA) artık yeni bir lügat edinme süreci değil, aynı zamanda bireyin kültürel bir yabancılaşmayı da yaşadığı kaçınılmaz bir gerçektir. Bu yazı, iki farklı teorisyenin kuramları ve kavramları ışığında harmonik, nesnel ve somut bir sentez ele almaya çalışmıştır.
Sosyal Medya Algoritması ve “Siber Girdi”
İkinci Dil Edinimi, SLA, sahasının temelini oluşturan fikirlerden biri S͏tephen Krashen tarafından 1970'lerin sonuna doğru geliştirilen ve 1981 senesinde ortaya konan girdi kuramı olarak biliniyor. Jeremy Harmer, Mart 1984'te yayımladığı bir çalışmada, Krashen’ın bu girdi kuramının güncel dil öğrenimi sürecindeki belki de en önemli tek kavram olabileceğini söylediğini belirtmişti. Stephen Krashen’a göre, bir kişinin dil edinebilmesi için mevcut seviyesinden biraz daha yukarıda olan, ancak yine de anlaşılabilir bir girdiye, yani ‘comprehensible input’a, maruz kalması gerekiyor. Bu durum, onun 2009'da yayınladığı ‘Principles and Practice in Second Language Acquisition’ eserinde de anlatılmıştır. Gel͏eneksel sınıflarda, öğretmenlerin rehberliğinde küçük parçalar halinde sunulan bu tür girdiler, bugünlerde teknolojinin, özellikle de yapay zekanın çok hızlı ilerlediği dijital bir çağda, bu teorinin sınırlarını zorlamaya başladı.Netflix, YouTube ve Spotify gibi toplumun süreklilik içerisinde ikinci dili edinebildiği bu platformlarının sunduğu içerikler yoluyla, insanların bir girdi havuzunun içerisinde yüzdüğü asıl problemin temel noktası niteliğindedir. Maruz kalınan dil, bir bağlamda insan hayatındaki esetetik ve aydın zevklerini şekillendiren statik olmayan bir özne pozisyonundadır. Bununla beraber hedef dilin (L2) edinilmesi hızlanır, fakat tabiri caizse, şirazenin kopup kontrolün sağlanamaması durumunda kendi ana dilimizde (L1) kurduğumuz anlamsal ve bağlamsal bağlar esnemeye başlar, en nihayetinde ana dile çevirisel transferlerin olmasına sebebiyet verir. Bu nedenden ötürü zihnimiz kültürümüzün yerel tanımları ve kavramları yerine küresel dünyanın siber hazır girdilerini seçiyor.

Kültürleşme Krizi ve Sosyopsikolojik Mesafe
John Schumann tarafından geliştirilen kültürleşme modeli, the acculturation model, bir dilin edinilmesinin ilk ve en önemli yolu o dili konuşan kültürle birlikte yaşamanın olduğunu savunmaktadır. (Barjesteh & Vaseghi, 2012) Schumann’ın dil edinimi adına temel aldığı bu modelde kültürleşmenin bu adımının meydana gelebilmesi için fiziksel veya psikolojik mesafenin asgari seviyede olması şarttır. Dil edinimi, sosyopsikolojik mesafe ne kadar az ise o kadar pragmatik bir ölçüde olur. Ancak dijital çağın en karakteristik niteliği olan tek tık sayesinde bugün ne fiziki ne de mental bir mesafeden söz etmek mümkündür. Tek tıkla dünyanın öbür ucundaki bir trende dahil olmak bir kenarda dursun, gelişen dev yapay zeka modelleri aracılığıyla dünya üzerinde var olan ve yok olan tüm kültürlerlerin kökenine ulaşmak zaten çantada keklik. Bu tek tık kültürünün ortadan kaldırdığı psikolojik mesafe de dil edinim sürecini inanılmaz derecede hızlandırıyor.Buz dağının görünmeyen tarafında farkında olmadığımız içler acısı bir durum mevcuttur: Hedef kültürle sosyopsikolojik mesafenin sıfıra inmesi sonucunda, kendi yerel kültürümüz ve ana dilimizle araya giren istemediğimiz mesafedir. Hedef dili edindiğimiz vakit sadece o dilin lügatını, yapılarını veya argo dilini değil; aynı zamanda mizahi anlayışını, bakış açılarını hatta ve hatta politik doğruculuk gibi sınırlar ötesi kavramları da zihnimize transfer ediyoruz. Nihai bir gerçek olarak, kültürel hakikatlere ırak kalmış, fakat batılı kültürün de rast bir karakteri olamayan arada kalmış bir neslin bu sorunla karşı karşıya kalması aşikar bir sorundur. Harvard Üniversitesi beşeri bilimler alanında profesör, aynı zamanda ünlü postkolonyal edebiyat teorisyeni Homi K. Bhabha’nın meşhur kuramı olan Kültürel Melezlik (Cultural Hybridity) içerisinde yer alan üçüncü mekan (Third Space) kavramı buna örnek niteliktedir. Nitekim Bhabha (2012) ünlü teorisinin yer aldığı eseri The Location of Culture’de üçüncü alan kavramını, bireyin ne baskın kültüre ne de kendi öz benliğine ait hissedemediği için yaşadığı mental arada kalmışlık hissi olarak betimlemektedir. Somut bir mekandan ziyade, bahsedilen alan mücerret bir hissiyattır.
En nihayetinde, dil edinmek ve öğrenmek yalnızca metaforik bir müzikal alet çalmayı öğrenmek veya mental bir aktivite yapmak değildir. Dil öğrenmek, zihne yeni bir şahsiyet, yeni bir ideoloji ve hayat felsefesi yerleştirmek demektir. Sayısız çeşitte imkanların olduğu bu çağda, belki de asıl başarı ikinci bir dil edinirken ilmî ve insani yeteneklerimizle kendi kökenimizi, yerel kültürümüzü ve dilimizi kaybetmemeyi başarabilmektedir. Zira satır aralarını okuyabilmek, yalnızca farklı bir lisanın lügatında yer alan sözcükleri anlamak ve kavramk değildir, bunun yanı sıra o kültürün ve dilinin kendi özümüzde yol açtığı tahribatı ve yaraları görebilmektir.
Muhammed GÜNDÜZ
Kaynakça
Barjesteh, H., & Vaseghi, R. (2012). Acculturation Model for L2 acquisition: Review and evaluation. World Science Publisher, 2(4), 579–580. http://worldsciencepublisher.org/journals/index.php/AASS/article/view/675
Bhabha, H. K. (2012). The location of culture. https://doi.org/10.4324/9780203820551
Harmer, J. (1984). KRASHEN’S INPUT HYPOTHESIS AND THE TEACHING OF EFL. World Englishes, 3(1), 11–15. https://doi.org/10.1111/j.1467-971x.1984.tb00562.x Krashen, S. D. (2009).
Principles and practice in second language acquisition (1st ed.). https://www.sdkrashen.com/content/books/principles_and_practice.pdf (Original work published 1982) (p.20–21)



